Selatin Meyhaneleri

Selatin Meyhaneleri

Abdülaziz döneminden (1861-1876) sonra gedikli meyhanelerin aldığı ad. Eski İstanbul’da selatin camilerinin yanı sıra selatin meyhaneleri de vardı. Ama Osmanlı padişahları tarafından yaptırılan camiler için kullanılan selatin sıfatı, meyhane söz konusu olduğunda sadece meyhaneciye verilen ruhsatnamenin üstündeki resmi damgayı ifade ediyordu. Başka bir deyişle, “sultanın yaptırdığı meyhane” anlamına gelmiyordu. Öte yandan, selatin meyhaneleri tabiri bütün ruhsatlı meyhaneleri kapsamasına rağmen, daha çok Osmanlı bürokrasi elitinin, ticaret erbabının, çelebi sanatçı ve aydınların, yani mecmua-ı zürafa denen zarif kişilerin devam ettiği, adabıyla içilen düzeyli meyhaneler için kullanıldı. Fakirler ve orta sınıf mensupları buralara pek uğramazdı.

Selatin meyhanelerin önde gelenleri devrin kibar muhiti Kumkapı’da bulunuyordu. Özellikle her daim anason kokan Karabıçak Caddesi’ndeki Aynalı, Sarnıçlı ve Karabıçak meyhaneleri, bu tarzın merkeziydi. Dönemin Denizkızı, Umurca, Erdek, Mürefte gibi gözde düz rakı markalarını bulundururlar, arzu edene dilediği rakıyı tedarik ederlerdi. Kokusu olmayan Mastika,  Milliyet gazetesine göre, “daha çok sofu görünmek isteyenler ile kılıbıkların” tercihiydi.

Görgü kurallarının harfiyen uygulandığı birer edep mektebi olan bu meşhur meyhanelerde saz yoktu, söz vardı. Gürültüden kaçan müşterileri arasında münakaşa olmazdı. Küfür yoktu, hakaret yoktu. En ağır şakalar bile nezaket çerçevesinde yapılırdı. Refi Cevad Ulunay, selatin meyhanelerinin farkını şöyle vurgulamıştı: “Meselenin en mühimi bu gibi yerlerde kavga, döğüş, yaralama, öldürme gibi vak’aların pek nadir olarak vuku bulması idi.”

Selatin akşamcılarının toplanmaları kartopuna benzetilirdi. Vakti kerahet yaklaşınca dairelerinden, dükkânlarından çıkan ehlikeyfler birbirlerini divan şiirinden mısralar söyleyerek ayartıp meyhaneye sürüklerdi. Yürüyüş sırasında gruptaki kişilerin sayısı artar, meyhanenin kapısından hep birlikte girerlerdi. Masadaki yerlerini aldıktan sonra, kışsa birer konyağın yuvarlanmasını takiben, yazsa hemen rakılar tokuşturulurdu. Böylece bütün gece sürecek şiir seansı da açılmış olurdu; her masadan musikileşmiş mısralar yükselir, bunların hemen hepsi mey, bâde, kadeh gibi sözcüklerle bezenmiş olurdu. Kadehler üçlendi mi çeneler açılırdı. Resmi işten, sanattan, alışverişten bahsedilmez, yalnızca matrak geçilirdi. Her masanın bülbül tabir edilen bir ateşleyicisi bulunurdu.

Ulunay selatin meyhaneler arasında gene Kumkapı’daki Maksut ile İlya’yı öne çıkarmıştı: “Buraların hususiyeti bazı masaların hamur tahtası şeklinde yerden yapma olması ve ehl-i keyfin alçak iskemleleri tercih etmeleri idi. Gerek Maksut gerek İlya gayet nefis mezeler yaparlar, hele Maksut’un fasulya pilakisinin lezzetine doyulmazdı. (…) çoğu zevk erbabı şahane bir levrek, yağlı bir hindi gibi hoşuna giden şeyleri satın alarak getirirler, onlar da lâhzada pişirip sofralarına koyarlardı.”

Sermet Muhtar Alus’un bahsettiği Langa’daki Maksud’un Meyhanesi ile Ulunay’ın Maksut’u arasında bir bağ var mı bilmiyoruz. Ama bu iki selatin meyhanesinin benzer müşteri profiline sahip olduğu kesindir. Maksut ve İlya’nın müşterilerinin “İstanbul’un kalburüstü zarifleri” olduğunu söyleyen Ulunay şu bilgileri verir: “Şairler, edipler, musikişinaslar ekseriya oraya giderlerdi. İstanbul mizahının nükte ve cinas üstâdları olan Kanbur Nazif, Cin Ahmet, Enderunlu Emin, Tıflı Hasan, yeni yeni sarakalarla ortalığı kırıp geçirirken, masaların birinden Hâfız Osman’ın gür ve tok sesiyle söylediği bir gazel dinleyenleri vecde getirirdi. Bestekâr Şevki Bey, Tıflı Hasan’ın Neredesin eskiler alayım güftesini müsteardan hemen orada bestelemiştir.” Bu meyhanelerin ayrıca tanınmış nüktedanları vardı. Muayyen bir masaya oturup içmekten ziyade, meyhaneden meyhaneye gezerek neşe saçan bu kişiler daha kapıdan girerken umulmadık bir muziplik yapıp ortamı hareketlendirirlerdi. Kahkahalar dışarı taşardı. İçki ve vakit ilerledikçe şamata yerini tatlı bir sükûnete bırakır, biri söyler diğerleri dinlerdi. Sıcak mezeler bu zamanda gelirdi. Gene bu saatlerde devrin meşhur mezecisi, eski tulumbacılardan Ceylan’ın tiz sesi ortalığı çınlatırdı. Elindeki tepsiden köfte, kebap, midye dolması, o gün ne yaptıysa müşterilere dağıtır, parasını toplardı. Kalburüstü müşterilere hitap etse de, selatin meyhanelerinde gelen hesap kimsenin neşesini kaçırmazdı. En kabadayı yekûn, elli parayı geçmezdi. Meyhaneci parayı peşin alırsa müşterisine tezgâhtan bir kadeh güle güle rakısı verirdi.

Her türlü belanın olağan yaşandığı Galata’ya küplü kültürünün ve alafrangalaşmanın ilk işaretlerini taşıyan balozların egemen olduğu bu dönemde varlığını sürdüren selatin meyhaneleri, geleneksel meyhane kültürünün temsilciliğini üstlendiği gibi, masa-sandalye düzenine geçiş ile başlayan klasik meyhanelere de öncülük etti.

Reşad Ekrem Koçu Eski İstanbul Meyhaneleri ve Meyhane Köçekleri/ Ref’i Cevad Ulunay “Selâtin Meyhaneleri”, Milliyet, 1 Aralık 1957 / “Selâtin Meyhaneleri ve Akşamcıların Âlemleri”, Milliyet, 2 Kasım 1951 / Vefa Zat Eski İstanbul Meyhaneleri

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>