Nostalji karşı devrimcidir!

Nesli tükenmekte olan adım Feridun, soyadım Nâdir ya… Eh, genç de sayılmam. Üstüne akşamcı da olunca beni her yakalayan başlar aynı bıdı bıdıya adres sorar gibi: “Ner’de o eski meyhaneler mirim.” “Eski meyhaneleri kırpıp karpuz yapmışlar” diyesim gelir benim de.

Nostalji geçmişin eğilmiş bükülmüş ve bir “mazi buketi” peydah edilmiş halidir. Karşı devrimcidir. Tıpkı biyoloji gibi. O konuya sonra gireriz.

İçinde acı vardır. Yunanca nóstos (yuvaya dönüş) ve álgos (acı) kelimeleri birleştirilerek yumurtlanmıştır. Yuvaya dönme özlemini tarif için. Genel olarak geçmişi özlemek anlamında kullanılır. 1980’lerde çok popüler bir kelimeydi. Nostalji diye yığınla mekan açıldı, Muazzez Ersoy bu isimle milyon tane filan süren berbat bir klasik Türk müziği serisi yaptı. Arkadaş sohbetlerinde 40 yıllık çocukluk anıları nostalji başlığında toplandı. Herkes bir sakız etti bu lafı. Allah’tan çocuklarına “nostalji” diye isim koymaya filan başlamadılar. Şimdi bu çapta olmasa da kelime popülerliğini koruyor.

Pek çok insanın içine minik bir Polyanna kaçmıştır: Geçmişin güzel “şeylerini” hatırlama eğilimi vardır. Erkeklerin çoğu askerde 18 (şimdi galiba 15) ay, okulda 11 yıl aşağılanır. Fakat ne hikmetse herkes askerde rahattır, okulda hababamdır. Maalesef rakı sofralarına da penetre etmiş olan manalı manasız “güzel yıllardı be” lakırdısı umutsuza bir çeşit yaşama sevinci enjeksiyonu olur.

Geçmişi sadece güzel kısmıyla hatırlama alışkanlığı işin bir veçhesi. Bir diğer veçhesine Frenkçede “availability error” deniyor. Hadi biz farkındalık hatası olarak çevirelim bunu. Psikolojide farkındalık hatası terimi algının irrasyonelliğini tanımlamak için kullanılıyor. Misal, kollu kumar aletlerini düşünün. Bu makinaların bulunduğu odada; herkes sürekli kaybeden herkesi seyrederek kaybeder. Ortada gizli bir bilgi yoktur. Herkes olayın kendisinin kaybetmesi üzerine kurulu olduğunu da bilir. Ama aynı herkes oradadır. Hem de sabahlara kadar. Çünkü sadece kazanılan birkaç “durumun” şıngırtısı gelir kulağına. Onlar fark edilmek için “şangırdar” zaten. Ne kadar salakça geliyor kulağa böyle söyleyince değil mi?

Büyük ikramiye çıkması Sinop ve Anamur’da serbest bırakılmış iki sineğin çarpışma olasılığı kadar düşükken niye hala bilet alır insanlar? Çünkü gazeteye parasını kaybeden milyonların fotoğrafı çıkmaz. Kazanan (asla hayrını görmeyen) ve kendini şanslı sanan o bahtsızın fotoğrafı çıkar.

Hep bu farkındalık hatasının suçu. Uçak kazaları da Newton yüzünden oluyor zaten.

Gelelim meyhaneye. “Eski meyhaneler” deyince insanların aklında hep babacan barbaların tatlı sohbetleriyle ve güleryüzlü müdavimleriyle, müthiş mezeleriyle hayat saçan yüksek tavanlı mekanlar geliyor. Bu, kısmen doğru. Ama doğru olmayan kısmında öyle bir şey var ki tek başına eski meyhaneleri özlemeye olanak bırakmaz.

Arkadaşlar, eski meyhaneler, içinde kadının k’sına yer olmayan, dansı bile köçek formatıyla erkeklerin yaptığı, insanlığın yarısını dışarıda bırakan mekanlardı.

Şimdi meyhaneler kadın doldu, fena mı bu?

Ha, eski meyhanelerin güzel kısımlarını hatırlamak suç mu? Hayır. Eğer suç ise cezamı idam isterim, onu ben de hatırlıyorum çünkü. Ama bu kadar erkek mekanları oluşları tek başına eski meyhaneleri çağırmayı imkansız kılar benim için.

Peki eski meyhaneler eski oldukları için mi daha güzellerdi? “Hayır” cevabının çok basit bir sebebi var. Osmanlı’da meyhaneleri gayrımüslümler işletirlerdi. Önce İttihat ve Terakki’nin, sonra Cumhuriyet’in gayrımüslüm “temizliği” esnasında meyhane ve meyhaneci filan da kalmadı tabii ortada.

Ünlü Rum meyhanecilerin bir kısmı giderlerken mekanları çıraklarına bıraktılar. Çıraklar da mekanları bugüne kadar taşıdı. Lakin ilişkin mekanların tabii eski halleriyle ilgisi yok. Fabrikasyon mezelerin servis edildiği kâr makinaları olarak işletiliyor bu mekanların pek çoğu artık.

Nevizade, Kumkapı, Arap Şükrü gibi “meyhane mahalleri” de müdavim mekanları olmaktan çok turistik faaliyet alanları. Hele şu aynı şarkıların bağırarak icra edildiği, “Aman Ormancı” diye ciyaklanan rahatsızlık saçıcı fasıllar faslı var ki o konuya da sonra geniş geniş gireceğim.

Eski meyhanelerde az meze olurdu. Dolayısıyla özenilirdi bunlara. Şimdi meyhaneler oldu restoran. Pek çoğuna karın doyurmaya gidiliyor. Mezeleri tek bir yerden yapıp dağıtıyorlar bir çok zaman. Hesaplar asla her gün gitmeye uygun değil. Hâl böyle olunca müdavim mekanları hızla azaldı tabii.

Bu, ayın karanlık yüzü. Aydınlık yüzü de var. Yepyeni “modern klasik” meyhaneler açılıyor. Misal İstanbul’da Safi, Demeti, İnciraltı; İzmir’de Sisim; Ankara’da Miso, Ziver meyhaneleri bunlara minik birer örnek. Klasiklere gelince. Ben Ankara Yenimahalle’deki “meyhaneler mahalli”ne bayılırım. Çalıkuşu’nun ve Çağlayan’ın filan olduğu. İstanbul’da da Selimiye’de Park ve Birtat harikadır. Kurtuluş’ta Despina’nın yeri eski hava koklamak açısından güzeldir. Yedikule’deki Safa, sanırım İstanbul’un tipi en güzel meyhanesidir.

Ezcümle gelin “Ner’de o eski meyhaneler” değil, “İşte burada yeni meyhaneler” diyelim, haybeye uzaklara dalmayalım.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>